Excerpt for “Yayın Kolektifi” Seçkisi by Propaganda Yayınları, available in its entirety at Smashwords

Yayın Kolektifi Seçkisi

 

Editör: Yayın Kolektifi



 





Ocak 2012 - Birinci Baskı

ISBN No: HYPERLINK "http://www.collectionscanada.gc.ca/ciss-ssci/app/index.php?fuseaction=logbook.edit&publication=272298&lang=eng" 978-0-9877973-5-3 (pdf), HYPERLINK "http://www.collectionscanada.gc.ca/ciss-ssci/app/index.php?fuseaction=logbook.edit&publication=272299&lang=eng" 978-0-9877973-6-0 (ePub), HYPERLINK "http://www.collectionscanada.gc.ca/ciss-ssci/app/index.php?fuseaction=logbook.edit&publication=272300&lang=eng" 978-0-9877973-7-7 (mobi)

Dizgi: Propaganda Yayınları

Kapak düzenlemesi: Yayın Kolektifi

Kapak grafiği: http://sadir89.deviantart.com

 

Propaganda Yayınları

HYPERLINK "http://www.propagandayayinlari.net" www.propagandayayinlari.net

HYPERLINK "mailto:iletisim@propagandayayinlari.net" iletisim@propagandayayinlari.net

 

Yayın Kolektifi

HYPERLINK "http://www.canbaskent.net" www.yayinkolektifi.com

editor@yayinkolektifi.com

 

 

Tanıtım amacıyla yapılan alıntıların telif hakkı, sözkonusu kitaplarda belirtildiği şekildedir.

Bu seçki, Kibele Yayınları ve Kaos Yayınları’nın hoşgörüsüyle hazırlanmıştır.





Copyright 2011 - Propaganda Yayinlari

Smashwords Edition

Creative Commons



Kitap Bilgileri

Türler ve Cinsler, Can Başkent. Editör: Yayın Kolektifi (Bilge Girgin, Gün Zileli), Kapak Tasarımı: Ömer Örnek, Sunuş ve Çizimler: Utku Usta, ISBN: 978-994433931-5, Sayfa Sayısı: 298, Baskı: Mayıs 2011, Kibele Yayınları.



Komün Bilgeliği, Sedat Eroğlu. Editör: Yayın Kolektifi (Gün Zileli, Şule Ayaz, Can Başkent), Sayfa Düzeni: Ayhan Çınar, Kapak Fotoğrafı: Özgür Apak, Kapak Resmi: Hasan Şahin, Kapak Tasarımı: Ömer Örnek, Serap Akçura. ISBN: 978-9444-339-50-6. Sayfa Sayısı: 160, Baskı: Ekim 2011, Kibele Yayınları.



Efendisiz Demokrasi, Ali Rıza Gelirli. Editör: Yayın Kolektifi (Gün Zileli), Kapak Tasarımı: Yusuf Limon, Sayfa Düzeni: Emel Uğur, ISBN: 978-994433945-2, Sayfa Sayısı: 184, Baskı: Mayıs 2011, Kibele Yayınları.



Yitik, Ali Murat İrat. Editör: Yayın Kolektifi (Haydar Karataş, Işıl Tombul, Şule Ayaz), Sayfa Düzeni: Yusuf Limon, Kapak Tasarımı: M. Fatih Ergincan. ISBN: 9789944339490. Sayfa Sayısı: 207, Baskı: Ekim 2011, Kibele Yayınları.



İmlasız Bahçe Şiirleri, Nesrin Kültür Kiraz. Editör: Yayın Kolektifi (Gün Benderli, Bilge Girgin, Sina Akyol, Nesrin Kültür Kiraz), Kapak Tasarımı: Berk Sürücü, Sayfa Düzeni: Nesrin Kültür Kiraz, ISBN: 978-994433947-6, Türü: Şiir, Sayfa Sayısı: 144, Baskı: Mayıs 2011, Kibele Yayınları.



Halk Silahlanınca, Abel Paz. İngilizceden çeviren: Gün Zileli, çevirinin yapıldığı basım: The People Armed, Free Life Editions, New York, 1977. Kitabın özgün adı: Un Pueblo de Armas. 1. Baskı: Nisan 1996 İstanbul, 2. Baskı: Ekim 2011 İstanbul. ISBN 978-975-7005-29-2, Kaos Yayınları.



Peşime Verdi, Hülya Tarman. Editör: Yayın Kolektifi (Gün Benderli, Şule Ayaz, Bilge Girgin, Gün Zileli), Kapak Resmi: Serpil Odabaşı, Kapak Tasarımı: Ömer Örnek, Sayfa Düzeni: Yusuf Limon, ISBN: 978-994433946-9, Sayfa Sayısı: 368, Baskı: Mayıs 2011, Kibele Yayınları.


 



Yazar Bilgileri



Can Başkent HYPERLINK "mailto:can@canbaskent.net" can@canbaskent.net HYPERLINK "http://www.canbaskent.net" www.canbaskent.net



Sedat Eroğlu HYPERLINK "mailto:sedateroglu@ymail.com" sedateroglu@ymail.com



Ali Rıza Gelirli HYPERLINK "mailto:argelirli@hotmail.com" argelirli@hotmail.com



Ali Murat İrat HYPERLINK "mailto:irat2@yahoo.com" irat2@yahoo.com



Nesrin Kültür Kiraz HYPERLINK "mailto:nesrinkk@gmail.com" nesrinkk@gmail.com



Hülya Tarman HYPERLINK "mailto:hulyatrmn1@gmail.com" hulyatrmn1@gmail.com



Abel Paz



Gün Zileli HYPERLINK "mailto:gunzileli@hotmail.com" gunzileli@hotmail.com www.gunzileli.com





Sunuş



Bu kitap Türkiye’nin iki istisnai yayıncılık deneyimini bir araya getiriyor: Türkiye’nin ilk politik e-kitap yayıncısı Propaganda Yayınları ve yayınevi üstü bir yayıncılık örgütlenmesi olan Yayın Kolektifi. Bu seçki, Yayın Kolektifi’nin ilk yılı içerisinde yayınladığı yedi kitaptan yapılan bir derlemedir.



Kolektif’le Propaganda Yayınları’nın diğer bir ortak özelliği, ikisinin de 2011 Ocak ayında faaliyete geçmesidir. Yayın Kolektifi, bir çağrıyla oluşumunu duyurmuş, katılımcıların yatay örgütlenmesiyle hayata geçmiştir. Propaganda Yayınları ise aynı tarihlerde ‘eylemliliğe geçtiğini’ ilan etmiş ve ilk kitabını mart ayında yayınlamıştır.



Kolektif’in ‘Bir El Ver’ çağrısı, yayıncılık alanında politik doğruluğun ve ahlaki kaygıların birer değer olarak önemsenmesi gerektiğini bize hatırlatması açısından dikkate değerdir. Kolektif, çağrısında bu hususları şöyle dile getirmiştir:



Piyasa ve para ilişkilerinin bir plazalar ve bataklıklar alanı haline getirdiği kitap yayını alanında yeni bir girişim başlatıyoruz. Yayın Kolektifi, kapitalizmin ve piyasa ekonomisinin mekanizmalarına meydan okur. Kapitalizm bataklığına ve piyasa-paranın zorlayıcı mekanizmalarına rağmen iyi yayıncılık yapılmasının, kaliteli kitap basılmasının, pazarlamacılığın ve şöhretlerin değil, yaratıcılık ve bilinmeyen değerlerin peşinde koşulmasının takipçisidir.



Yayın Kolektifinin bünyesine, ilgi duyan herkes, okurlar, yazarlar, yayınevleri, dağıtımevleri, kitabevleri vb. gönüllü olarak katılabilir.

Yayın Kolektifi’nin ilkeleri şunlardır: Özgürlük, Eşitlik, Şeffaflık, Ademimerkeziyetçilik ve Özinisiyatif, Dayanışma ve Paylaşma.



Genel sloganımız “Bir El Ver”dir. Herkes bir el verdiğinde, binlerce el en ağır yükü bile kaldırır.



Kapitalizme, despotizme ve ayrımcılığa karşı olan Yayın Kolektifi’nin, bu genel hattın dışında belirlenmiş bir ideolojik çizgisi yoktur. Bu sınırlar içinde, karar verici tek organ olan Genel Katılımcılar Toplantısı’nın kararlaştıracağı kitapların basılması için çalışılacak ve yayına ilişkin diğer faaliyetler, Kolektif’in bünyesindeki gruplarla ve yayın kuruluşlarıyla eşgüdüm halinde yürütülecektir. Yayın Kolektifi’nin yayın alanındaki birinci kıstası içerikteki kalitedir. Bunun ötesinde, bu bildiriyi imzalayanların Yayın Kolektifi’nin yayınlanması için önerdiği kitaplardan düşünsel bakımdan sorumlu olması söz konusu değildir. Yayın Kolektifi, önerdiği kitapları basan yayınevlerinin düşünsel çizgisinden, piyasa ilişkilerinden vb. sorumlu değildir. Yalnızca, yayınevlerinin karşısında, kendi önerisiyle basılan kitapların yazarlarının haklarını savunur.



Yayın Kolektifi, tamamen ademimerkeziyetçi esaslara göre çalışır. Bunun anlamı, kendini Yayın Kolektifi’nin bir parçası olarak gören herkesin hiç kimseden onay almadan bulundukları alanda Yayın Kolektifleri oluşturmalarıdır. Bu, aynı zamanda Yayın Kolektifi Grupları’nın ve bünyesindeki yayın kuruluşlarının tam bir mali inisiyatife sahip oldukları anlamına da gelir.



Kolektifin ilk duyurularından birinden yaptığım bu alıntı Kolektif’in amaçlarını net bir şekilde özetlemektedir. Bilhassa, adem-i merkeziyetçi bir örgütlenme şekliyle, gönüllülük esasıyla, bir kitap oluşumu için gerekli adımların birlikte omuz omuza atılmasının zorluklarına rağmen mücadele edebilme dirayetini gösterebilmek ve hemen peşisıra gelen manevi mükafat, bu çağrının yüreklerde yarattığı alevle mümkün olabilmiştir.



Kolektif’in hatalarını, eksiklerini eleştirmek elbette kolaydır. Beceriksizliklerimizi, iletişim kurmaya çalışırken söylediklerimizi elimize yüzümüze bulaştırmamızı, itiş kakışlarımızı, yerine getiremediğimiz vaatlerimizi sıralamak çok kolay. Ama anımsamamız gereken, tüm bu sorunlara ve endişelere rağmen, bir sene içinde 7 kitap yayınlayabilmiş olmamız, dostluklarımızı pekiştirmemiz olmalıdır. Deneyimimizin, ilhama ve umuda dönüşmesi, en azından benim, Kolektif’ten beklentilerimden biridir. Diğer bir deyişle Kolektif’imizin, benzer örgütlenmeler içerisine girmek isteyen, kooperatifler kurmak isteyen müzisyenlere, tiyatroculara, ressamlara, çizerlere, sporculara, mühendislere, matematikçilere ilham ve enerji ve heves ve coşku vermesi en büyük hayallerimizden biridir.



Kolektif, ilk senesinde Kibele Yayınları ve Kaos Yayınları’yla işbiriliğine girerek toplam yedi kitap yayınladı. Bu seçki, Kibele ve Kaos’tan sonra, Kolektif’in Propaganda Yayınları’yla işbirliğini müjdeliyor. Benzer amaçlar ve rüyalarla oluşmuş iki yayıncılık alternatifi, birinci yıldönümlerini kutlarken, bu benzersiz deneyimleri perçinliyor.



Propaganda Yayınları olarak bu toprakların özgürlükçü, liberter ve anarşist geleneğinin hatırlanması için sürdürdüğümüz çabaları yeni yılda da devam ettirecek, yayın programımıza aldığımız diğer kitaplarla bu geleneğin kökleşmesine hizmet etmeye devam edeceğiz. Bu seçki, bu minvalde, Kolektif’in ürünlerinin bir tadımlığı, mücadelenin ve örgütlülüğün, edebiyat ve yayıncılık alanında verdiği meyvelerin olgun ve benzersiz bir örneğidir.



Can Başkent





Türler ve Cinsler - Can Başkent



Hayvana Şiddet İnsana Şiddettir

 

21. yüzyılın önemli ahlak felsefesi genellemelerinden birini Princeton felsefecisi Peter Singer, nerve.com’a yazdığı “Heavy Petting” makalesinde ortaya koymuştur ( HYPERLINK "http://www.nerve.com/Opinions/Singer/heavyPetting/main.asp" www.nerve.com/Opinions/Singer/heavyPetting/main.asp). Singer, yazısına cinselliğe dair önemli bir genellemeyle başlamakta:



“Çocuk oluşumuna yol açmayan her tür cinsellik, çok da uzak olmayan bir geçmişe dek, en iyi ihtimalle ahlaksız bir şehvet, en kötü ihtimalleyse de bir sapıklık olarak görülüyordu. Birer birer bu tabular düştü. Seksi üremeden ayırmak için doğum kontrol hapı kullanmanın yanlış olduğu fikri şimdilerde ziyadesiyle tuhaftır. (...) Fakat, her tabu da çökmüş değildir. Partilerde köpekleriyle seks yapmanın ne kadar iyi olduğundan söz eden birini duydunuz mu? Muhtemelen hayır. Hayvanlarla seks hala bir tabudur.” [çeviri benim - CB]



Singer makalenin devamında, kendi bakış açısıyla konuyu derinleştirmekte ve elbette (hayvanlar bağlamında) tecavüz ile seksi ayırdetmektedir. Yazarın makalesinde, yaygın olarak izlenen belgesel kanallarında bile sıklıkla değinilen primat araştırmalarıyla ilgili verdiği örnek ilginçtir. Singer, yazısında “kızışmış” bir erkek gorilin primat bilimci bir kadına seks amaçlı yaklaşmasını, primat bilimcinin bu olay karşısındaki sakinliğini şaşkınlıkla anlatır. Bu anısıyla ilgili çıkardığı aşikar sonucu da tezlerini geliştirmede, zira felsefe bir yandan da deneyime atıfta bulunmalıdır, kullanır. Singer, burada sadece küçük bir bölümüne yer verdiğim makalesinde, cinselliğin tüm formlarıyla ilgili tabuların hemen hepsinin (en azından kendisinin aşina olduğu batı toplumlarında) ortadan kalktığından söz etmekte. Diğer bir deyişle, cinselliğin bir bütün olarak tabu dışı bırakılmasından söz edebiliriz. Bu satırların yazarı, öte yandan bu özgürleşmeyi bir bütünleşme olarak görmektedir. Cinsellik, bin türlü formuyla birlikte bir bütündür ve tabuya “gelmez”.



Peki şiddete de benzer argümanlarla yaklaşabilir miyiz? Şiddet türlü formlarıyla birlikte, bir bütün müdür? Diğer bir deyişle, insana da hayvana da uygulanan şiddet aynı mıdır? Başlık yanıtımızı açık ediyor, fakat yine de bu, tezimizi desteklemek için argümanlar sunmamızı engellemeyecek. Evet, hayvana şiddet, insana şiddettir. Peki neden?



Önce kolaydan başlayalım. Hayvana uygulanan şiddet türlerinden akla ilk geleni, insanları, hayvanları yemeye ikna etmeye çalışmaktır. Malum, bunun türlü yolları var. Sosyal onay, gelenek, irrasyonalite sözü edilen iknanın motivasyonları arasında sayılabilir. Fakat, devletçi ajitasyon bizim bu yazı için ilk ilgimizi çeken saha oldu. Pozitivist, nükleerci, GDO’cu ve devletçi TÜBİTAK’ın dergisi “Bilim ve Teknik”, okur sorularını cevapladığı köşesinde, vejateryenliğin daha sağlıklı olup olmadığını trajik bir şekilde açıklamaya çalışmakta:



“Bilimadamları arasında da bu konuda epeyi bir tartışma söz konusu. Aslına bakılırsa konu, et yenilip yenilmemesinin diyetimizi daha sağlıklı hale getirip getirmediği değil, neyi nasıl yediğimizdir. Önemli olan taze ve olabildiğince kimyasallarla doldurulmamış gıdalar tüketmektir. Dolayısıyla paketlenmiş gıdalardan mümkün olduğunca uzak durmakta fayda var.Etyemez ya da etyer, hangisi olursa olsun, diyetin içinde bulunan gıda değerleri önemlidir. Beslenme, yeterli miktarda vitamin ve minerali, doğru oranda protein katışımını, karmaşık karbonhidratları, ve temel yağ asitlerini içeriyorsa sağlıklıdır. Bu kıstasları karşılayan ve etyemez olmayan sağlıklı diyetlerden ve bunun tam tersinden de söz etmek pekala mümkündür. Çok fazla yağ tüketerek, yeterli lif alamayarak, ve gerekli mineralleri toplayamadan çok fazla kalori alma olasılığı her zaman yüksektir. Ancak, vücudumuz için gerekli olan 20 amino asitten 8 tanesinin sadece hayvansal besinlerde bulunduğunu da hatırlatalım..” ( HYPERLINK "http://www.biltek.tubitak.gov.tr/merak_ettikleriniz/index.php?kategori_id=5&soru_id=468" www.biltek.tubitak.gov.tr/merak_ettikleriniz/index.php?kategori_id=5&soru_id=468)

 

Malumunuz, bu yanıtın, bilgisizliğe ya da ihmale dayandırılabilir tarafı yok. Açık bir ajitasyon, hadi adını koyalım, bir bilgi şiddetidir yukarıdaki alıntı. Bu propagandanın, küresel anlamda, neden devletler tarafından yapıldığını anlamak zor değil. Hayvancılık “endüstrisinin” ABD ekonomisindeki rolü ve Bush’a olan açık desteği bilinmekte. Zira ABD’de hayvancılığa kovboy Bush ve seleflerinin sunduğu devlet desteği olmasa, 1$’a satılan hamburgerin 35$’a satılmak zorunda kalacağını belirtmek, eminim ki vurgulamam gereken noktanın altını kalın kalın çizmekte. Türkiye’de de, hayvancılık kredilerine af getirmek suretiyle hayvan besiciliğinin zorla sürdürülmeye çalışılması, toprak, emek ve zaman kaybının yanında, ciddi bir ekolojik kayıptır. Sıradan rakamlara bakmak sunduğumuz iddiayı desteklemektedir:



    •       Dünyanın tarım topraklarının %80’i, çiftlik hayvanlarını beslemek için kullanılmaktadır.



    •       Dünya’da yetişen tahılların %40’ı çiftlik hayvanlarını beslemek için kullanılmaktadır.



    •       1000 metrekare topraktan, yaklaşık 800 kg fıstık veya 3000 kg muz elde edilmekteyken, ancak 20 kg “et” elde edilebilmektedir.



    •       Sadece 2006 yılında, sadece ABD’de, deniz ürünleri dışında, 10 milyardan fazla hayvan yenmek üzere öldürülmüştür (resmi rakamlar). Bu rakamlar baz alındığında, ortalama bir ABD’li, ömrü boyunca 11 büyükbaş, 32 domuz ve koyun ile 2600 kümes hayvanının ölümüne sebep olacak şekilde beslenmektedir.



    •       Dünyada ise 2005 yılında yenmek üzere öldürülen, balıklar hariç, hayvanların sayısı 55 milyardır. Dünyada, yenmek üzere beslenen hayvanların sayısı, dünyadaki insanların sayısının 20 katıdır.



    •       Dünya, eğer tüm nüfus vejetaryen olsa, 10 kat; vegan olsa 20 kat daha fazla insanı besleyebilir.



Bu yazıda, otobur diyetlerin savunusunu yapmayacağız, zira aşikara işaret etmek niyetinde değiliz. Ama gene de okuru ikna etmek için teknik bir tıbbi kaynak vermeden de geçmeyelim: Position of The American Dietetic Association: Vegetarian Diets; Virginia K. Messina ve Kenneth I. Burke; Journal of the American Dietetic Association; Vol. 97, No. 11, Kasım 1997, s. 1317-1321.



Yukarıda sadece bir örneğini sunduğumuz “tavsiyelerin”, bir şiddet türü olduğunu öne sürmekte beis görmüyorum. Değindiğimiz bilgi şiddetinin “içi seni, dışı beni yakar” türden olduğu aklıma gelir hep: maktül hayvanlarken, bizler ise katilleriz. Dolayısıyla, bilgi şiddetiyle, insanları ve hayvanları öldürten zihniyet, farkında mısınız bilmem, katiller yaratarak insan kültürünü de zehirlemekte bir yandan. Hayvanlara uygulanan bilgi şiddetinin, kandırılmak vesilesiyle biz insanlar üzerinden işlendiğini görmek, bu şiddeti yüreklerimizde hissetmek, sözünü ettiğimiz şiddetin insanlar üzerindeki yansımalarından biridir sadece. Yoksa bir insan nasıl katil, nasıl kasap olur kandırılmadıktan sonra?



Yazının alt okumasında aslında kendini açık etse de vurgulamakta beis görmüyoruz: yukarıda değindiğimiz bilgi şiddetinin çeşitli felsefeler bağlamında ürkütücü kontrendikasyonları mevcut. Bir modernizm felsefesi olan vegan/vejetaryen düşünüş, her özgürlükçü felsefe gibi, varoluşçu olmak zorundadır. Diğer bir deyişle, “varoluşun özden önce geldiğinin” altı çizilmelidir. “Özümde et yemek var, şiddet var” gibi özcü argümanların herhangi br özgürlükçü düşüncede barınamayacağı açıktır. Dolayısıyla, bireyin inşa edeceği varoluş, özün farkında olup öze bağlı olmayan bir yapı olacaktır. Peki yanlış bilgilendirme, bu zeminde nasıl bir şiddet yaratabilir? Sartre’ı takip edelim haydi, insanın mecbur olduğu özgürlüğün gerçekleşmesi ve bireyin öznel değerlerinin inşası için öznenin, yani bireyin, yanıltılmaması şarttır. İddiamız oldukça sıradan, ama bir o kadar da önemli. Tüm diğer politik kulvarlarda olduğu gibi, beslenme politikalarında da, bireysel değerlerin rahatlıkla inşası ve toplumsal özgürleşmenin kolaylaşması için, en azından kandırılmamak gerekmektedir. “Kandırılmak” olarak adlandırdığım devletçi (ya da kapitalist) ajitasyonun üstünü örtmeye çalıştığı mezbaha kıyımlarının cetvele vurulur yani yok. Öte yandan elbette farkındayız ki, sadece kusurlu bilgiler değildir insan olan ve olmayan hayvanların toplu katline yol açan. Fakat, bir yerden başlamalıyız.



Özgürlükçü düşünceden söz açmışken çeşitli kereler başka kimi yerlerde değinmiş olduğumuz özgürleşme (free from) nosyonunun otobur fikriyattaki yansımalarına bakalım kısaca. Yalın olarak “özgürlük” kavramı sınırları oldukça bulanık bir alan işgal etmektedir insan düşüncesinde. Dolayısıyla, bizim bu yazı bağlamındaki hareket noktamız “özgür olmaktan” (be free) ziyade, “özgürleşmiş olmak” (free from) olacaktır. Kadın hareketlerinin en büyük etkisine ulaştığı ‘60’lı yıllar, anımsanacaktır, kadınları birçok “şey”den özgürleştirmişti: evlilikten sutyene, çocuk bakım angaryasından sosyal birçok baskı mekanizmasına dek onlarca element sıralanabilir. Dolayısıyla, tarihsel olarak da, mantıksal olarak da, yeni sosyal hareketler zemininde gerçekleşen ilk kalkışmaların öncelikle “özgürleşme” nosyonuyla harekete geçtiklerini görmek zor değil. Kadınlar sutyenlerinden özgürleştiklerinde, aslında memeye dayatılan anaç/seksi ikileminin yarattığı baskıcı ve maço egemenlikten özgürleştiklerini haykırmaktaydılar. Keza, bir eşya olarak sutyenin tarihi göz önüne alındığında, inşa edilen tarihin kadınların tarihinden ziyade erkeklerin tarihiyle daha çok ilişkili olduğu görülmektedir. Sonuç olarak, kadınlar özgürleşirken, aslında (kendilerine göre) kimi yanlış “şeylere” sırtlarını dönmekteydiler. Fakat, kimi bağnaz eleştirmenler bu süreci, mahrumiyetçilik olarak görmektedir. Kadınların sutyenden mahrum kaldıklarını, çocuk bakımını partnerleriyle paylaştıklarında da çocuklarından mahrum kaldıklarını ileri sürecek kadar komikleştiği için bu eleştirileri çok ciddiye almayacağız. Fakat, gelin görün ki, benzer eleştiriler, otobur düşünceye de pervasızca yöneltilmektedir. “Hayatımdan bir lezzeti çıkarmak istemiyorum” dediklerinde insanlar aslında kendilerin “lezzetli” ve “sağlıklı” olarak öğretilen bilginin epistemolojisini sorgulamamaktadır. Oysa ki, bu epistemolojinin sorgulanma zorunluluğu yukarıda verdiğimiz naif örnek ışığında acillik kazanmaktadır. Haliyle ön kabullerini egemenlerin tayin ettiği bir düşünce sisteminin tutarlı ve sağlıklı sonuçlar oluşturması beklenemez. Dolayısıyla, “et yemeği” gibi oksimoronlara sahip düşünce alışkanlıkları da dil ile kendini yenilemekte ve yenilemektedir: fakat et, yemek değildir.



Hayvanlara uygulanan şiddet türlerinin bu yazıda sunacağımız son şekli ayrımcılıktır. Yazının başlarında çıtlatmıştık gerçi, ayrımcılıkla ifade etmek istediğimiz, insanların kimi hayvanlara, sevimli, faydalı, zararsız v.s. oldukları için diğer hayvanlardan daha iyi (!) davranması. Bizim bu satırlarda ayrımcılık olarak adlandırdığımız bu “kabahat”, kimi metinlerde “türcülük” (speciesism) olarak da geçmekte. İlk paragraflarda alıntıladığımız Singer’ın sıklıkla kullandığı bir terim olan türcülük, sırf farklı türden oldukları için diğer canlılara acı çektirmemizi, onları sömürmemizi, diğer bir ifadeyle onlara karşı ayrımcılık uygulamamızı ifade etmekte. Seksizm, heteroseksizm v.b. ile aynı kategoride incelenmesi gereken türcülüğün, bizim bu yazıda değerlendireceğimiz dalı, hayvanlara da, kendi aralarında ayrımcılık yapıyor olmamız. Tamam, madem toplumsal kabüller köpekleri mezbahalarda doğrayıp, köftelerini yapmamıza izin vermiyor, onun yerine kimi yerde bize bekçilik, kimi yerde ev arkadaşlığı, kimi yerde de insandan da dost bir hayat arkadaşı olmalarına izin veriyor, neden hâlâ o kadar sokak köpeği var etrafta, anlamak zor.



Hayvan ayrımcılığına karşı argümanlarımız kolaylıkla eleştirilebilir. Antropolojik olarak tüm kültürlerini hayvanlar üzerine inşa eden Eskimo’lar ile çöl gibi diğer zor iklim şartlarında yaşayan insan toplulukları ilk akla gelen örnekler. Fakat bu eleştirileri de, otobur felsefeye moral pencereden yaklaştığımızda bertaraf etmek mümkün. Yukarıda, bu yazının satır aralarından sızan varoluşçuluğa değindik. Şimdi de sıra, yüzyıllardır politik felsefede hak ettiği değeri göremeyen, Edinburgh’un gururu David Hume’da. Hume’un benim şu andaki yaşımdayken yazdığı başyapıtı “İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme”, birçok derin felsefe konusuyla beraber, moral felsefenin ince bir ayrımına dikkat çeker. Hume’un ifadesinin güzelliği nedeniyle orijinal alıntı yapma zorunluluğumu hoş görün:



“In every system of morality, which I have hitherto met with, I have always remark’d, that the author proceeds for some time in the ordinary ways of reasoning, and establishes the being of a God, or makes observations concerning human affairs; when all of a sudden I am surpriz’d to find, that instead of the usual copulations of propositions, is, and is not, I meet with no proposition that is not connected with an ought, or an ought not. This change is imperceptible; but is however, of the last consequence. For as this ought, or ought not, expresses some new relation or affirmation, ‘tis necessary that it shou’d be observ’d and explain’d; and at the same time that a reason should be given; for what seems altogether inconceivable, how this new relation can be a deduction from others, which are entirely different from it.”



(Şimdiye dek karşılaştığım her ahlak sisteminde, her zaman şu dikkatimi çekmiştir: yazar bir süre sıradan uslamlama yöntemleriyle ilerleyip, Tanrı’nın varlığını gösterdiğinde ya da insan ilişkileriyle ilgili bir gözlem yaptığında, birden önermelerin olağan şekilde “-dir” ya da “değildir” ile bağlanacakları yerde, “-melidir” ya da “-memelidir” ile bağlanmamış olmayan önermelerle karşılaşmadığımı fark edip, şaşırıyorum. Bu değişiklik fark edilebilir değildir, fakat yine de en nihai çıkarımlardandır. “-melidir” veya “-memelidir” yeni bir tür ilişki ya da doğrulama ifade ettiği için, (gerekli) gözlemler ve açıklamalar yapılmalı ve aynı zamanda bir neden ortaya konmalıdır. Zira, bu ilişkinin kendisinden tamamıyla farklı olan diğer önermelerden nasıl çıkarsandığı bütün olarak anlaşılamaz görünmektedir.) [çeviri benim - CB]



Eskimoların ve belki de Berberilerin, hayvan yemekten başka bir şansı yok maalesef. Ama gene de, bu bizim ahlak felsefemizi belirlemiyor. Zira var olandan, olması gerekeni çıkarmıyoruz. Hume’un kitabının son sözleriyle bu tartışmayı keskince noktalayalım: “Commit it then to flames: for it can contain nothing but sophistry and illusion”.. (Ateşe atın bunları, zira safsata ve yanılsamadan başka bir şey içermemektedir.) [çeviri benim - CB]



Yukarıda sunduğumuz iki basit örnek, bilgi şiddeti ve hayvanlar arası ayrımcılık, bize aslında gerektiğinden fazla ipucu veriyor şiddete dair. Toplum olarak şiddeti nasıl öğrendiğimizi (sokak kedilerinin gözünü oyup kuyruklarını keserek, ama öte yandan, komşumuzun kedisine ellerimizle süt vererek), nasıl sürdürdüğümüzü (eşeği döverek ve düzerek) ve nasıl gelecek kuşaklara aktardığımızı (hayvan benzetmeleriyle nakşedilmiş nadide küfürlerle), bu ve benzeri örneklerden çıkarabiliyoruz.



Şiddet kültürlerininde, hayvanların “deneme tahtası” ya da bir “idman sahası” olarak kullanıldığını iddia etmek, sanıldığının aksine, haddini aşan bir iddia asla değildir. Modernizm öncesi tarih külliyatı bunun örnekleriyle dolup taşmakta. 21. yüzyılda da, benzer şekilde, bu tarihin benzer yollarda ilerlediğini gözlemlemek mümkün. Dinlerin onlarca yolla kimini lanetlediği, kimini de insanların hizmetine sunduğu hayvanların (ve genel anlamda tüm ekolojik yapıların aslında), bizim egemenliğimizde olmadığını kavramamız için, felsefi olarak John Stuart Mill’i (”On Liberty” ile “The Subjection of Women”), politik ve toplumsal olarak ise ‘68’i beklememiz gerekiyordu. ‘68, kadınların erkeklere; ineklerin ve ırmakların da insanlara ait olmadığının kavranması anlamında bir dönüm noktasıydı.



Yazımızın ikinci bölümüne geçmeden önce, sunduğumuz argümanları toparlayalım. Toplumun derinine işleyen ya da işletilmek istenen şiddetin öncüllerini yaşamın birçok alanında zaten görüyoruz. Aile içi şiddetten tutun okuldaki şiddete dek onlarca örnek sıralanabilir. Fakat, öyle ya da böyle, hayvanlara yönelik şiddet hâlâ, yukarıda sıralanan şiddet türleri arasında sayılmamakta. Her ne kadar, bunun tersini gösteren araştırma sayısı oldukça fazla olsa da, şiddetin bekaasını sağlamak için, hayvanlara uygulanan şiddet hâlâ bilinçli olarak gözardı edilmekte. Dolayısıyla, şiddete karşı mücadele etmek istiyorsak, ilk yapmamız gereken, şiddetin türleri arasında ayrım gözetmemek olacaktır. Dahası, sözü edilen türleri, doğaya yapılan şiddete ve hayvanlara yapılan şiddete değin genişletmek, ahlaki, moral ve ekolojist bir zorunluluktur.



Sözünü ettiğimiz ahlaki ve politik mücadele zorunluluğu aslında, şiddete karşı “sathı müdafaa” gerekliliğinin aleni bir manifestosudur. Elbette farkındayız, kapitalizm ve ahlakı, cinsiyetçilik ve vahşeti, savaşlar ve yıkımları yok olmadan, hayvanlar sadece onları yememekle özgürleşemez. Öte yandan, es geçilmemesi gereken önemli nirengi noktalarından biriyse, şiddet ve tahakküm araçlarının birbiriyle gayet ilişkili ve organik bir şekilde misyonlarını yerine getirdiğidir. Carol J. Adams, ses getiren kitabı “Pornography of Meat” (Etin Pornografisi)’te, örneğin, cinsiyetçilik ile etoburluğun nasıl ortak yöntemlerle işlediğini gündelik yaşam örnekleriyle ifşa etmektedir. Pornografik dergilerin “biftek yemekle”, “düzüşmek” arasında nasıl bir organik bağ kurduğunu görmek ve dikkate değer diğer örnekleri çoğaltmak, Adams’ın kitabıyla birlikte mümkün. 



Peki, politik doğruluğun son yılların toplumsal hareketlerinin en ayırdedici yönlerinden biri olduğunu göz önüne alırsak acaba, toplumsal şiddeti minimize etme kaygısı güden politik gruplar arasında acaba, belki bilinçsizce, belki de ihmalkarlıktan, hayvanlara yönelik şiddet emareleri var mıdır? Haydi şu şekilde ifade edelim, farkında olmadan, iyi niyetle de olsa, hayvana yönelik şiddete ne kadar katkıda bulunuyoruz? Ekolojizm (ve/veya özgürlükçülük) diskurlarıyla kendilerini betimleyen politik grupların ve aktivistlerin de en sık karşılaşabileceği hayvanlara yönelik olası şiddet formlarını sunacağız şimdi. Amacımız, aslında hayvanlar üzerinden, hem insanlara hem de hayvanlara, her ne kadar denk olmasa da, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde belki de şiddet uyguladığımızı göstermek. Elbette, başka bir dünya için çabalayan toplumsal hareketlerden bu illetlerin temizlenmesini sağlamak başlıca motivasyonumuzdur.



Hayvanlara yönelik şiddetin en yaygın ve en kolay adapte olunan şekli onları yemektir. Hayvanlar, yenmezden önce öldürülmektedirler. Tolstoy’un meşhur hikâyesinde de aftedildiği gibi, bu cinayet neredeyse hiçbir zaman, yiyicinin kendisi tarafından işlenmez. Bu nedenle hayvan yemenin yarattığı sosyal vahşet kurumlarından biri kasaplıktır (cellatlık mı demeliyim yoksa?). Bir hayvan yendiğinde, sadece dünya yüzeyinden bir hayvan bireyi eksilmekle kalmaz, insan nüfusundan da bir birey vicdanını bırakıp kasap/cellat sınıfına geçer. Açık olayım ve bir kişisel itirafta bulunayım: Ölen hayvanlara üzülmekten sıkıldım artık, son yıllarda, kasap olmak zorunda olanlara üzülüyorum. Benzer şekilde, süslü deri montlar için, o derileri yüzen insanların yaratılmasına, dahası birçok işçinin de endüstriyel kirliliğin en aşırı formu olan tabakhane işçiliğine, sırf kimilerinin moda merakı nedeniyle mahkûm edilmesine üzülüyorum. Sadece moda için, bir insanı, nasıl bir hayvanın derisini yüzebilir hale getiriyoruz, anlayamıyorum. Deri ceket giyen ve köfte yiyen tabakhane işçileri mi dediniz? 



Sosyoloji, öte yandan, bize bu minvalde çeşitli açılımlar sunmakta. Fakat, biz gene felsefenin bize sağladığı uslamlama kıvraklığını kullanarak, var olanla kendimizi sınırlamayalım. Malum, kişilerin hayvanlara eziyet etmek zorunda kalmasının çeşitli açıklamaları ve gerekçeleri olabilir: yoksulluk, gelenek ve sadizm ilk aklımıza gelenler. Fakat, yazının başında sunduğumuz, Singer’ın politik ayrımcılık tanımının genişletilmesinin devinimine değindiği alıntıda olduğu gibi, geleneksel hayvan eziyetçiliği ve sadizm, tartışmasız olarak ayıplanacak kategoriler sınıfına girebilmiştir. Yazının doğrultusunu saptırmamak için, kısa da olsa yoksulluk argümanına değinme zorunluluğunun kaçınılmaz olduğunu hissediyoruz. Yoksulluğun nedeni, evrensel bir ilke olarak, iktisadi sistemler ve toplumsal ahlaktır. Kapitalist, postkapitalist, liberal, sosyalist ve merkantalist sistemlerde dahi her türlü iktisadi gelir ve ahlaki düzey kombinasyonunu görmek mümkün olmuştur. Haliyle, otobur düşünüş politakasının kendini yansıttığı ilk düzlemlerden biri ötelediği iktisadi uyanıştır. Yukarıda işaret ettik, inanılmaz pahalı bir “sanayi” olan hayvan yetiştiriciliğinin iktisadi bir dış destek olmaksızın ayakta durması mümkün değildir. Diğer bir deyişle, vergilerle beslenmedikçe, kuzuların kaburgalarını yemek çok pahalıya patlamaktadır. Dolayısıyla, toplumsal bütçenin silahlar gibi, hayvan eziyetine ve hayvanların öldürülmesine harcanmasını engellemeye çalışmak, otobur düşünüşün ilk iktisadi önermelerindendir. İlk sonucumuz belirginleşti: “yoksullar zaten et yiyemez”.. Zira hatırlayalım, insanları yoksullaştıran sistemin bir ürünüdür hayvan eti yemek. Şimdi senaryomuzu biraz daha gerçekçileştirelim. Yoksul bir insanın, bir aş evinde kendisine verilen “etli yemeyi” (etin bir yiyecek olmadığını bile bile oksimoron yaptığımı vurgulamak zorundayım) yiyip yememesi gerektiği konusu, keskin bir şekilde, siyah ve beyaz bir netlikte çözülmesi gereken bir sorundur. Ucu kürtaja, ötenaziye ve hatta ölüm cezasına varabilecek bu tartışmayla ilgili herhangi bir argüman sunmayacağım. Fakat, tanıtacağım iki pratik örnek bu sorunun aslında otobur düşünce çerçevesinde nicedir çözüldüğünü hatırlatacaktır. İlk örneğimiz, oldukça uzun zaman önce ABD’de başlayan ve ivedilikle Avrupa’ya ve en nihayetinde 2-3 sene kadar önce Türkiye’ye de ulaşan Bomba Değil Yiyecek! (Food, not Bombs!) kolektifleri. Pazardan kalan artık ama yenebilecek sebzelerle yapılan vegan yemeklerin, gerek politik eylemlerde, gerek apolitik günlerde yoksul mahallelerde gönüllü olarak dağıtılması, toplumsal moral duygusu ve dayanışmanın, otobur düşünce kulvarındaki en belirgin yansımasıdır.

İkinci örneğimiz ise, “freegan” (free vegan, yani bedava vegan) hareketi. Adından menkul, freegan’lar gene benzer şekilde, artık ama yenebilecek sebze ve meyvelere dayalı bir şekilde mönülerini oluşturarak sıfıra yakın bir gıda masrafıyla yaşamaktadır. Keza, Avrupa’da kâr amacı gütmeyen toplumsal mutfaklar da inanılmaz ucuz bir fiyata vegan/vejateryen yemek sunmaktadırlar. Örnekler çoğaltılabilir, nihayetinde, otobur düşüncenin diskuru açık: “eğer biz meydanı boş bırakırsak, insanlara hayvan eti verecekler!”.



Hayvanları farkında olmadan suistimal etmenin diğer yaygın yolu, modern tıptan medet ummaktır. Her ilacın piyasaya çıkmadan önce hayvanlarda denenme şartı olduğunu düşünürsek, ilaç türlerini ve ilaç araştırmalarını sınırlamak gerektiğini, dahası, tedavi tıbbı kadar koruyucu tıbba da ağırlık verilmesi gerektiğini iddia etmek, otobur ekolojist fikriyatın tıp düzlemindeki temel taleplerindendir. Zira, doğa, tüm bu vahşi tıp araştırmalarını sürdürülebilir şekilde devam ettiremez. Ama ben gene burada, yutulan gereksiz haplar ve kullanılan şampuanlar yüzünden işkence çeken hayvanlardan ziyade, insanların neden kendi öz bedenlerine karşı hala nasıl bu kadar sorumsuz davrandığını anlamaya çalışacağım. Bunun altında, tıbbın verdiği yalan bir umudun ve yine tıbba duyulan sahte bir inancın olduğunu görmek zor değil. Zira, örneğin kolestrol tüketiminde kaygısız davranan ve bedenini hoyratça tüketen insanın güvendiği bir sığınak vardır: Tıp. İleri gidip, tıbbın insanların kendi bedenleri üzerindeki sorumluluğunu ve özenini azalttığını söylemek zor değil. Dolayısıyla, hayvanlara işkence yaparak üretilmiş ve piyasaya sürülmüş ilacı kullanarak, aslında kendi bedenimizi de değersizleştiriyoruz.



Otoburluğun bir beden politikası da olması, şiddete direnişte feminist yaklaşımlardan beslenmesine imkan tanımakta. Zira erkekler, hem hayvanları hem de kadınları ezmektedirler. Her ne kadar kadınların buna karşı çıkabilmek için imkan ve şansları olduysa da, hayvanlar hâlâ aynı sömürünün altında biçare şekilde ezilmektedir. Bu konuya giriş olabilecek bir makale, bu satırların yazarı tarafından İzinsiz Gösteri’nin (izinsizgosteri.net) mart 2007 sayısında “Pirzolalı Fondöten” başlığıyla yayımlandı (canbaskent.net ‘ten sözü edilen yazıya ulaşılabilir). İlgili okuru, sözünü ettiğimiz makaleye yönlendirmek işimizi kolaylaştıracak burada. Tıbbi ve sosyolojik bağlamda, regl’in ve gebeliğin toplumsal normalizasyon sürecindeki değişimini aklımızda tutarak ve Singer’den yaptığımız alıntıyı tekrar okuyarak; alternatif tıbba, ayurvedaya veyahut korunmacı tıbba ve hatta plaseboya yaklaştığımızda, çözüm yönünde önemli bir adım atmış olacağız.



Vereceğimiz son örnek, hayvanların insanlar için romantikleştirmesidir. Beni kişisel olarak çileden çıkardığı için değil, yaygın bir maraz olduğu için değinmek istiyorum fayton “romantizmine”, evde beslenen “sevimli” balıklara. Nitekim, hayvanları tutsak etmenin, onları zevk için sömürmenin mazereti asla olamaz. Benzer bir şekilde, çözülmesi gereken asıl sorun, bir insanın nasıl tüylerinin rengi ya da suratının şekli nedeniyle bir canlıyı evde hapsetme hakkını kendinde gördüğüdür.



Romantizm denince akla ilk olarak sanat geliyor. Hatırlayalım, Rönesans’a dek, yani insanların en nihayet doğaya da bakmaya başlamasına dek, batıda içinde insan figürü olmayan tablo ve heykel yoktu. Rönesans’ın birçok günahından biri sanatı da insan merkezci yapması ve doğayı romantikleştirmesidir. Anakronizmden sakınmalıyım farkındayım, fakat gene de Viktoryen dönemde, Charles Dickens’ın Oliver Twist’inde de görülebileceği gibi, kemikleşen romantizmin, elbette insan ve insan olmayan hayvanlar arasındaki ilişkide de tuhaf yansımalar yarattığına ve sonrasında da üstünde güneş batmayan impratorluğun, bu ve benzeri yaşam tarzlarını, bilinçli bir şekilde veya değil, önce Anglosakson ülkelere, sonra da, dünya savaşları sonrası neredeyse tüm dünyaya yaydığına kısaca atıfta bulunmak bir zorunluluktur. Modernizmin ‘60’larda patlayan “kadın” inşası, tüm bu devasa geri plana derin atıflarda bulunmaktadır. Benzer şekilde, romantizmin ev hayvanlarına da kaydırılmasını eleştireceksek, benzer bir yöntem izlemeliyiz.



Önceden değindik, rönesans sonrasında yeniden belirginleşen insan merkezcilik kadınları ve hayvanları, benzer şekilde nesneleştirirken, kendini yeniden inşa edip, insan merkezcilikten erkek merkezciliğe dönüşmüştür. Sömürü zemininde, kadın ve hayvan sömürüsünün ortak noktalarına kimi defalarca işaret ettik. Fakat madalyonun arka yüzü de, (güzel ve çekici) kadınların ve (güçlü ve safkan) hayvanların benzer şekilde romantize edilmesini vurgulamakta. Narin ve alımlı kadınların takdir görmesi ile birlikte tüyleri taranmış, vurulan avı hemencecik bulan atak ve sadık av köpeklerinin benzer şekilde (ama elbette düşük bir seviyede) takdir görmesi, değindiğimiz romantizmin en kolay örnekleri. Kadınlar narin ve alımlı olmaktan vazgeçti artık (’68’i seviyorum!). Ama hayvanları hâlâ, koltukları ve perdeleri tırmalamasın diye tırnaklarını çektirerek, gelene geçene saldırmasın diye boyunlarından zincirleyerek egemenliğimizde tutuyoruz. Oysa ben sevdiğim kadını, aynı hislerle (tırnaklarını bile sökmeden üstelik!) eve kapatmak istediğimde suçlu oluyorum; halbuki tek yaptığım kedimle sevgilime adil davranmaktı!

 

Güzeli Sevmemek - Bir Sheila Jeffreys Okuması



0. Giriş

Feminizm tartışmalarının, belki de en rahatsız edici yanlarından biri, radikal feminizme dair yanlış kanılardır. Bu yazıda, bu kanılara neden olduğu iddia edilen önemli radikal feminist düşünür/politik bilimcilerden Sheile Jeffreys’in 2005’te yayınlanan “Beauty and Misogyny” (Güzellik ve Misojeni) adlı son kitabına değineceğiz.



Adının da açık ettiği şekilde, sözü edilen kitap, güzellik ve misojeni arasındaki örtülü bağı araştırıyor. Jeffreys’in belirttiğine göre, kitabın ana konusu, erkekler tarafından kullanılan cinsellik vasıtasıyla, kadınların sömürülmesidir [0]. Radikal feminist düşünce ve eylemlilik okullarında, sıklıkla uçlara giden ve aşırıya kaçan bir figür olarak adlandırılan Sheila Jeffreys’in politik lezbiyenliğine ya da 1979’da yayınladığı “Düşmanını Sevmek mi?” başlıklı kitapçığın içerdiği ayrıkçı tınılara burada değinmeyeceğiz. Fakat, Jeffreys’in değindiği konunun politik önemi üzerinde kısaca duracağız. Dolayısıyla, bu yazıda, Jeffreys’in kitabının eleştirisi üzerinden, radikal feminizme dair kimi tınıları anımsayacağız. Öncelikle, Jeffreys’in izinden giderek sahte-feminist yaklaşımları eşeleyeceğiz. Ardından, güzellik pratikleri zemininde kadın sömürüsüne dair kimi analizleri aktaracağız.



1. Sahte Radikal Feminizm



Bir çok siyaset bilimi/sosyoloji kitabında olduğu gibi, elimizdeki eser de, konuya başlamadan önce kapsamlı bir derleme sunmakta. Böylece kimi son dönem feminist düşünürlerin ve eylemcilerin, güzellik pratikleri üzerine, hakikaten şaşırtıcı ve beklenmedik önermelerini hatırlatarak, Jeffreys hem kendi radikal pozisyonunu gerekçelendirmekte, hem de, sözü edilen önermelerin geçersizliğini göstermektedir.



Sözü edilen “yeni feministlerin” (vurgu Jeffreys’in), Britanya’daki örneği Natasha Walters, feminizmin kişisel alana fazla müdahale ettiğini, “giyinme ve pornografinin, feminizm eleştirisinden hariç tutulması gereken kişisel alana dahil olduğunu” ifade etmektedir. Muhakkak ki, radikal feminist bir perspektiften bakıldığında, tümelci olmayan ya da olamayan bir feminizm kurgusu, kah kişisel kah toplumsal alanda inandırıcı da olmayacaktır - ancak Walters, en basitinden bunun dahi farkında görünmemektedir. Zira, radikal feminizmin ciddi bir cephe savaşı güttüğü “tercih” söylemi, Walters’da da vücut bulabilmektedir. Walters’a göre zira, kadınlar artık “ne giyebileceklerini, kimle nasıl yaşayacaklarını seçebilmektedir”. Walters’ın ABD’li denklerinden, Karen Lehrman da, radikal çevrelerde “lipstick feminist” (ruj feministi) olarak adlandırılmasını gerekçelendirircesine, makyaj yapmanın feminizmle tamamen uyumlu olduğunu iddia etmektedir. Çünkü feministler, Lehrman’a göre, artık, “bir zamanlar erkek baskısının objeleri olarak görülen provokatif kıyafetleri giyebilmekte, yüzlerini ve tırnaklarını boyayabilmektedir”. Benzer kanallardan ilerleyen, Nancy Etcoff da, güzellik isteğinin kaçınılmaz ve evrensel bir “temel içgüdü” olduğunu öne sürmektedir (s. 12-3). Bu noktada, önemle altını çizmek isteriz ki, sözü edilen liberal ve kapitalist ve hatta sosyal darwinci araştırmacılar, sözü edilen ideolojilerin neredeyse kalesi olarak düşünülebilecek araştırma kurumlarında istihdam edilmektedir. Örneğin, Harvard Üniversitesi’nde çalışan Etcoff’un, kadınların matematiksel ve formel disiplinlerde daha zayıf olduğunu iddia eden eski Harvard rektörüne nasıl tepki verebileceğini düşünmeden edemiyorum.



Bütün bu eleştirilerin temelinde, neredeyse bir sidik yarışına dönen, güç politikalarının olduğunu görmek güç değil. Bir zamanlar ezilen kadınların, kapitalizmin onlara da sunduğu para, güzellik ve kariyer silahlarını kullanarak ve dahi benzer araç ve gereçlerle erkekler üzerinde güç ve iktidar kurmaya çalıştıklarını görmek zor değil. Şüphesiz, güzellik, bu zeminde, düşülmesi en kolay tuzaklardan biridir. “Fahişe görünümlü kadın” ile “hanımefendi görünümlü bayan” arasında, türlü türlü güzellik anlayışı dayatan cinsiyetçilik, benzer kategorilerle, punk/hippi modasından tutun da, Chanel/Gucci kreasyonlarına dek türlü türlü zeminlerde kendini ivedilikle yenileyebilmekte artık. Sorun, bu yazının çerçevesinde, bu yeniden-yapımın varlığı değil, tüm bu güzellik ve güzelleşme kurgulanımların cinsiyetçilikle benzer bir motivasyon ve yöntem kullanmasıdır. Bu yazıda, Jeffreys okumalarını yaparken, aklımızde bu şiar olacak: cinsiyetçiliğin silahını kullanma! Bu motto, Jeffreys’in ifadesiyle, şu şekilde somutlaştırılabilir: “Popüler kültür tarafından dolaşıma sokulanlar dahil, güzellik ve moda ideolojileri, kadınlar, bu ideolojilere ne kadar tutkuyla bağlı olsa bile, kadınları ezmektedir.” (s. 15).



Fakat elbette, güzellik pratikleri sadece güç ilişkileri üzerinden değil, duygulanımlar üzerinden de okunabilmektedir. Gündelik hayattan, kaçınılmaz bir şekilde aşina olduğumuz, “kendimi iyi hissetme” argümanı, Jeffreys tarafından yerden yere vurulmadan önce, kimi örneklerle berraklaştırılmaktadır. Çünkü, hâlâ kozmetik göğüs cerrahilerini, güzel görünmek için makyaj yapılabileceğini savunan feminizan araştırmacılar bulunmaktadır. Zira, örneğin, Liz Frost’a göre, feministler, eleştirel yaklaşımlarıyla kadınları makyaj gibi güzellik pratiklerinden uzaklaştırmakta ve kadınların kendilerini suçlu hissetmelerine neden olmaktadır. Hatta ve hatta, makyaj, aynı yazara göre, bir karşı çıkış olarak, hem kadınların kendilerini iyi hissetmelerini sağlamakta, hem de kadınların, sessizliklerini aktif bir şekilde sona erdirmektedir. Böylece, Frost’a göre, “güzel görünmek, kadınlar için merkezi bir kimlikleşme süreci” olmaktadır (s. 20).



Jeffreys’in ruj feministlerine eleştirel yaklaşımı, genelde ismi radikal cenahta geçen, Judith Butler’a dek uzanmaktadır. Zira, Butler’ın “performatiflik” fikri, kadınların moda/makyaj gibi aktiviteleri eğlenceli ve teatrel performanslar olarak görmesinin altında yatan kimi postmodern nedenlerden biri olarak adlandırılabilmektedir.



Aslında tüm öykü, postmodern felsefenin ahlaki relativizmine dahi bağlanabilmektedir. Kavram ve oluşları, yeni zeminlerde zıtları üzerinden okuyabilme irrasyonalitisine sahip bir moral oluş, elbette bu metin zemininde, akılcı ve Kantçı bir ahlak diskuru dahilinde dışlanacaktır. Zira, postmodernizmin “everything goes” mottosu, bir ahlak felsefesi oluşturabilmek için yeterli ve gerekli rasyonel zemini sağlayamamaktadır. Dolayısıyla, Kant’ın moral emperatiflerine burada bağlı kalacağız. Ahlaki bir ilke evrenselleştirilemiyorsa ahlaki değildir diyeceğiz. Güzellik ve güzelleşme, bu diskurda, evrenselleştirilemez. Zira kimi kadınlar, doğuştan çirkindir, kimi kadınlar fakirdir, kimi kadınların zamanı yoktur; dolayısıyla, güzel olmak evrensel olamamaktadır. Dolayısıyla, evrenselleştirilemediği için ayrımcı, eşitlik karşıtı ve adaletsizdir. Diğer bir deyişle ahlaksızlıktır [3, 4].



Bu konuyu daha derinlemesine özümsemek için, güzelliği, kimi diğer tesadüfi insan nitelikleriyle karşılaştırmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Örneğin, zekâ, benzer şekilde, toplumda insanlar arasında ayrıma neden olan, nispeten doğuştan gelen ve bilhassa ekonomik güçle orantılı geliştirlebilen bir özelliktir. Bu zeminde, güzellikle aklın benzer bir kökeni olduğunu düşünebiliriz. Genetik miras, bu iki boyutta da önemli bir faktördür ve bu iki etken insana hayatta “öne geçme” imkanı tanır. Ancak, akıl söz konusu olduğunda, (özellikle yükselen fikri telif hakları karşıtı hareketler de göz önüne alındığında), söz konusu gayrıahlaki avantajın diyetini ödemek kolaydır aslında. Dahası, bu avantajı toplumsal faydaya dönüştürmek de mümkündür. Pamuk’un roman yazmadığı, Sheila’nın matematik yapmadığı, van Gogh’un resim yapmadığı bir dünya düşünmek istemiyorum. Peki, güzellik, toplumsal bir fayda getirebilecek şekilde, Pamuk ve van Gogh’un sanatlarını paylaşmasına benzer şekilde paylaşılabilir mi? Bu konuda, giriş niteliğinde bir analizi, önceki bir yazımda sunmuştum [5]. Meraklı okuru, sözü edilen yazıya yönlendirmekle yetinelim şimdilik.



2. Tezler



Jeffreys’in argümanlarını tartışmazdan önce, akılda tutulması gereken önemli noktalardan biri, kadın ile erkek arasındaki biyolojik cinsiyet farkının, kadınların ezilmesinde mazeret/gerekçe olarak umarsızca kullanılması olmalıdır. Kadın - erkek dikotomisi üzerinden işleyen batı medeniyetleri, benzer bir uslamlamayla görülecektir ki, bu farklılığın görünür ve hissediler olmasını sağlamakta ve yeniden üretmektedir. Kadınların giyim gereçleri, renklerinden seslerine, görsel ve işitsel zeminlerde dahi, “farklı” olmakta, böylece feminenliğin teşhiri de, sözü edilen cinsiyet farklılığına dayandırılabilmektedir. Aslında, 20. yüzyılın başından beri, Jeffreys’in değindiği gibi, bu hususun ince ince işlendiğini görmek zor değil. Jeffreys’in de alıntıladığı gibi, 1930’da yayımlanan Flugel’in “Kıyafetlerin Psikolojisi” kitabına göre, kadınla erkeğin ayırdedici şekilde giyinmesinin nedeni “cinsel içgüdüleri uyarmaktır”. Benzer diskurla, ancak daha iyi kurgulanmış bir analizle, Reynaud ise, kadınların “erkeklerin cinsel tatminine hizmet edecek şekilde giyinmesinin” analizini yaparken değinmektedir: “kadın, [etek giyip] bacaklarını göstererek, vajinasının erişilebilir olduğunu göstermelidir. Ancak, bir erkek, baldırlarını göstermek ya da penisine kolay erişimin olduğunu ortaya koymak zorunda değildir”. Bu ve benzer örneklerde somutlanan işte bu nokta, Jeffreys’in de hemfikir olduğu şekliyle, radikal feminist analizin önemli çıkış noktalarından biridir. Jeffreys’in de altını net bir şekilde çizdiği gibi, kadınlar, “etekler, vücut hatlarını gösteren kıyafetler, makyaj, saç şekilleri, epilasyon, ikincil cinsel karakterlerin sergilenmesi ya da bunları cerrahi aracılığıyla yaratılması ve feminen vücut diliyle”, cinsel farklılık yaratma amacıyla, neredeyse zorunlu bir feminenlik etosu oluşturmaktadırlar bilinçli ya da bilinçsiz olarak. Jeffreys’e göre bu feminenlik, kadınların, kendilerinin ezilen sınıf olduğunu göstermeleri olarak okunmalıdır (s. 24). Dahası, Jeffreys’in de alıntıladığı gibi, tüm bu trajik tablo, Graham’a göre, “toplumsal bir Stockholm sendromu” olarak dahi düşünülebilir. Dahası, Stockholm sendromunun ötesine de geçen bir şekilde, bu güzellik pratiklerine iştirak etmeyen kadınlar alaya alınmakta ve bu kadınlara “sütyen yakan, çirkin, tüylü bacaklı, erkek bulamayan” kadınlar olarak atıfta bulunulmaktadır (s. 32)



3. Moda ve Güzellik





Güzellik imgeleminin en pratik ve en yırtıcı zemini elbette kozmetik ve moda sektörüdür. Modanın, burjuva aleti olması ya da cinsiyetçi olması nedeniyle, sömürünün araçlarından olduğuna türlü türlü yerlerde defalarca dikkat çekildi. Ancak, bu analizlere değinme gereği duymadan, malzemesi beden olan bir zanaat olarak görülen moda/kıyafet tasarımı üzerine düşüncelerimizi, Jeffreys’e de sıklıkla atıfta bulunarak anlatmaya gayret edelim.



Jeffreys’in de açıkça dikkat çektiği gibi, moda vasıtasıyla, cinsiyetler arasındaki ayrımın altı kalın kalın çizilir. Bu farklılıklardan akla ilk gelenler, tenin teşhir düzeyi ve oranı, pantalon ve etek ayrımı, canlı ve mat renkler kullanımı, kadın kıyafetlerinde işlevsel cep noksanlığına dayanarak ekstra bir aksesuar olarak el çantasının var edilmesi ve bilhassa fahişe imgeleminin özellikle haute-coutre’da dahi özenle kullanılması ve işlenmesidir (s. 87). Sözü edilen bu farklılıklar zemininde, Jeffreys’in üzerinde durduğu en dikkat çekici kıyafet tikellerinden biri erkek takım elbisesidir. Zira, “Takım elbise, vücudu rahat bir şekilde örtme, makul düzeyde harekete izin verme ve bedenin kusurlarını örtme görevini yerine getirmektedir. Dolayısıyla, takım elbise, insan saygınlığına izin veren bir kıyafet şeklidir ve dolayısıyla kadınlar bundan yoksun bırakılmıştır. 1980’lerde takım elbise, çalışan kadınlara uyarlanınca, elbise kısıtlayıcı olmaya meyletmiş, kısa etek, vatkadan oluşan dar bir kıyafet şeklini almıştır” (s. 89). Kıyafetlerin sosyolojik tarihine bakılınca, ki çoğumuza 17. ve 18. yüzyılda geçen sinema filmlerinden aşina olmalıdır, erkek kıyafetlerinin 18. yüzyıldan sonra ciddi bir sadeleşmeye gittiğini görüyoruz. Fransız Devrimi öncesi, en az kadınlarınki kadar şaşaalı olan erkek kıyafetleri, devrimin getirdiği eşitlikçi tınılarla, ayrımcılık vesilesi olmaktan çıkmıştır. Ancak, kadın kıyafetleri, Jeffreys’in de dikkat çektiği üzere böyle bir süreçten geçmemiştir. Zira, Jeffreys’in de alıntıladığı üzere “kadınlara farklı kıyafetler sunulması, açık olarak erkeklerin cinsel heyecanlarına hizmet etmekle tanımlanmıştır” (s. 90).



Bütün bunlarla beraber, gündelik “kadın” güzelleşme ritüelleri (makyaj, tüylerden arınma, saç boyama ve şekillendirme) de benzer diskur dahilinde, Jeffreys’in analitik yaklaşımı kapsamındadır. Jeffreys’in aktardığı kimi şaşırtıcı tespit ve bulgulara burada değinelim kısaca.



Tüketim toplumlarına kısaca göz atıldığında, en sık uygulanan stratejinin, ürünlerin, farklı algılar yaratılarak tekrar tekrar farklı farklı pazarlara sunulmasıdır. 1910’larda sadece fahişelerin kullandığı ve toplumsal kabul görmeyen ve sıradan bir şekilde yüz “boyası” olarak adlandırılan “ruj”, 1930’lara geldiğinde, kadınların kendilerini ifade etme şekline dönüşmüştür. Jeffreys’in alıntıladığı şekliyle “ruj, ağzı, vulvaya benzetme amacındaydı ve ilk olarak penisi oral olarak uyarmada uzmanlaşan kadınlar tarafından kullanılıyordu”.



Makyaj ve benzeri diğer güzellik pratiklerinin modern batılı kadın üzerinde, Çin’deki meşhur ayak küçültme edimi ve kadın sünnetinin sözü edilen coğrafyalardaki kadınlar üzerinde yarattığı algıya benzer bir algı yarattığı hususu da Jeffreys’ini altını çizdiği diğer bir hassasiyet noktası [2]. 



Özellikle post-kapitalist batıda ve pre-kapitalist doğuda, sözü edilen güzellik mefhumunun genç kadınlar ve geç ergenler üzerinde ciddi bir baskı unsuru olduğunu görmek için dikkatli bir gözleme dahi gerek yoktur. Ailelerinden “bakımlı” olmaları gerektiğine dair sert uyarılar alan taşralı genç kadınlardan, dar kıyafet giyen ve ağır makyaj yapan türbanlı müslüman kadınlar da benzer sosyoseksolojik çelişkilerin bir nebze kurbanı ve maktülü, bir nebze de öznesidir. Özellikle iş hayatında, kadınların “bakımlı” görünmeleri gerektiğine dair yazılı olmayan kurallar, elbette erkeğe denk bir şekilde yöneltilmez, hatta bu akıldan bile geçirilmez. Sakal tıraşı “zorunluluğunu” yok sayan bir erkeğe anormal gözle bakılmazken, “soluk ve renksiz bir cilt, taranmamış saçlar ve hanım olmayan bir kıyafetle” işe giden kadından ya (iyimser bir yaklaşımla) endişe duyulur ya da (kötümser bir yaklaşımla) bu kadının tutumu yadırganır. Elbette, cinsiyetçi stratejinin en önemli adımlarından biri negativist baskı yerine, pozitivist baskı uygular olmasıdır. Kadınsı görünümün cesaretlendirilmesi, öte yandan, kadınsı olmayan görünümün cezalandırılmaması ya da yasaklanmaması, konjonktürün bu iki zıt ucunun analizine vakıf olamayan psödo-feministler tarafından, bir kadın güçlenmesi (empowerment) hareketi olarak görülür. Yarı alaycı şekilde, sözünü ettiğim bu psödo-feminist yaklaşım, “ruj feminizmi” (lipstick feminism) olarak adlandırılır radikal feminist çevrelerde. Bu minvalde, elbette ki sorulan ilk ve belki de en sıradan soru kadınların makyajla nasıl kendilerini güçlü hissettiğidir. Ancak, daha da önemli ve çok daha politik olan soru ise, kadınların makyajsız neden kendilerini zayıf ve güvensiz hissetiğidir. Jeffreys, bu zeminde, türlü türlü araştırmaların iç burucu sonuçlarını aktarmaktadır (s. 115). Lezbiyen kadınların, iş güvenliklerini sağlama amacıyla heteroseksüel görünme gerekliliği örtülü baskısı nedeniyle; siyahi kadınların, ırkçılık baskısını daha az hissedip, daha “normal” görünme amacıyla; uzun boylu ya da iri kadınların da benzer şekilde daha az alay konusu olmaları nedeniyle makyaj yaptıklarına dair kimi anket sonuçları, sadece sağladıkları sosyolojik bulgularla değil, toplumsal eşitsizliğin boyutlarını bir kere daha hatırlatması nedeniyle dikkate değerdir.



Zira, artık düzeysiz gündelik gazetelerde bile neredeyse periyodik olarak alıntılanan “iş yeri ve kadın” temalı anket araştırmalarında, defalarca yüzülerimize çarpılır acı gerçek: “bakımlı” olmayan kadınlar, kariyer basamaklarını daha geç tırmanır ve bu kadınların işten çıkarılma riskleri yüksektir. İşin tuhafı, kadınların, sıradan bir rasyonel zekâyı takip ederek, bunu protesto etmeleri beklenirken, ince bir cinsiyetçi ve maço manevrayla kadınlar, “bakımlı görünme” yarışına sürülmüştür. Örneğin, Jeffreys’in alıntıladığına göre kadınların çoğu, hazırlanmak için alışverişe çıkmadan önce 21 dakika, kadın arkadaşlarıyla buluşmazdan önce 54 dakika, “romantik bir akşam” geçirmeden önce de 59 dakika harcamaktadır. Benzer şekilde, araştırmalara göre, 13 yaşın altındaki kız çocukların dörtte biri makyaj yapmayı denemiştir. Sıradan, oyuncak süpermarketlerinde (örneğin Toys’R Us) artık 6-10 yaş arası çocukları hedefleyen makyaj oyuncakları satılmakta ve daha da kötüsü yoğun bir şekilde talep edilmektedir. Bunun sonucu olarak, sadece ABD’de kozmetik endüstrisi çocuklara yaptıkları satışlardan yılda 1 milyar dolar kazanmaktadır (s. 118).



Uzun uzun sıraladığımız benzer motivasyonlar, kadınların tüysüzleşmesi mücadelelerinde de geçerli olmaktadır. Yazıyı tekrarlara boğmayıp, yazının okunurluğunu koruyabilmek amacıyla, sözü edilen pratiklerin analizine burada değinmeyeceğiz. Ancak, gene de dikkat edilmelidir ki, vücut tüyleri kadın ve erkek biyolojik cinsiyeti arasında oldukça benzerlik taşıyan neredeyse tek noktadır. Dolayısıyla, kadın sömürüsünün de en aşikar olduğu noktalardandır. Eş fizyolojik ya da hormonal nedenlere dayalı olmasa da, her iki cinsin bacaklarında tüyler olmasına rağmen, sadece kadınlar bu tüylerden kurtulma mücadelesine girmektedir. Kuzey Amerika ve Avrupa kentleri, kalıcı epilasyonla, bu tüylerden ebedi olarak kurtarma “hizmeti” veren ticari işletmelerde doludur. Bu işletmeler, ayrıca Brezilya ağdası da yaparak, kadınları “cillop gibi güzel” hale getirmektedir. Fakat, bu hizmetler, teknik olarak aynı hizmetin kapsamına girse de, erkeklere yöneltilmemektedir; en azından şimdilik. 



Dikkat edilirse, sözü edilen edimlerin insan sağlığı ile ilişkisine değinmedik. Jeffreys, özellikle sağlık zemininde de, bu pratiklerin, insan sağlığına ve psikolojisine olan zararlarına, aslında çoğumuza zaten tanıdık olan argümanlarla değinmektedir. Sağlıklı olmaktansa, sağlıklı görünmenin altını çizip tıbbi ve materyal mantıksızlıklar taşımasına rağmen, yukarıda da değindiğimiz sosyolojik motivasyon ve hevesler, anlaşılan o ki, bu mantıksızlıkları geçerli kılmakta başarılı olabilmiştir.



Jeffreys, tahmin edilecektir, kitabında, kozmetik cerrahiye, bilhassa bunun artan toplumsal kabulüne de kapsamlıca değinmektedir (s.155). Heteroseksüel erkeklerin cinsel iştahına hitap etme alt okuması dahilinde, meme cerrahisi geçiren genç kadınların oranının dikkat çekici rakamlara yükselmesi, kozmetik cerrahinin insan sağlığına ve kişiliğine ciddi bir saldırı olduğu gerçeğini sert bir şekilde yansıtmaktadır. İşin garibi porno sektörünün insanların dimağına işlediği labiaplasti (vajinal dudakların küçültülmesi) ve anal bleaching (anüs derisinin renginin açılması) de artık çok ciddi oranlarda kabul görmektedir.



Tüm bu okumalar ve belki de ilk etapta yüzeysel görülen gerçekçi tespitleri Jeffreys, beklenmedik bir noktaya bağlayacaktır.



4. Jeffreys’in Amacı



Birleşmiş Milletler, özellikle kadın sünneti ve benzeri kimi geleneksel pratikleri, üye ülkelerin çoğunun imzaladığı bir bildirgeyle, “zararlı geleneksel pratikler” olarak adlandırmıştır. Sadece cinsiyetçi olmaları değil, maddi ve tıbbi nedenlerle de kusurlu olmaları, dahası toplumsal baskıyla (sadece) kadınlara dayatılıyor olması, sözü edilen pratiklerin, bir BM genelgesiyle dışlanmaya ve önlenmeye çalışılmasına vesile olmuştur. Sözü edilen zararlı kültürel pratikler, Birleşmiş Milletler tarafından “kadınların ve kızların sağlığına zarar veren, cinsiyetler arasındaki maddesel güç farkından kaynaklanan, erkeklere fayda sağlayan, kadınların ve kızların olanaklarına zarar veren stereotip maskülenite ve feminenite yaratan ve gelenekler tarafından olumlanan pratikler” olarak tanımlanmaktadır (s. 29).



Sheila Jeffreys’in şaşırtıcı tezi, yazımızda değindiğimiz (ve değinmeye fırsat bulamadığımız diğer) güzellik pratiklerinin Birleşmiş Milletler’in, zararlı kültürel pratikler kapsamına alınmasını talep etmektir. Her ne kadar, şiddetleri ve ciddiyetleri değişiklik gösterse de, bir yanda makyaj, diğer yanda da labiaplasti dahil olmak üzere kozmetik estetik cerrahiye dek, batılı güzellik pratikleri, kadın sünneti gibi artık nihayet, kültürel kodların dışına çıkarak da, “zararlı” olarak adlandırılabilecek bir mertebeye erebilmiştir. Dahası, Jeffreys’e göre, zararlı kültürel pratikler söz konusu olduğunda, “tercih” söylemi, bir savunma olamaz.



5. Homofobi Eleştirisi



Jeffreys, genel geçer kadın güzellik pratiklerini eleştirirken, bu güzellik pratiklerini sahiplenen özellikle travesti/transseksüel bireyleri de, bu analizin kapsamı dahiline almaktadır. Jeffreys’in de değindiği gibi “süslü” transseksüeller ya da gay moda tasarımcıları da, yukarıda alıntıladığımız yollarla erkek egemenliği ve cinsiyetçiliği yeniden inşa etmektedir.

Kimi eşcinsel özgürleşmesi eylemcileri ve kuramcıları, Jeffreys’i dikkatle okumadan, bir politik lezbiyen olan Jeffreys’in homofobik olduğunu iddia edebilme cürreti göstermektedir. Maddi bir hata olmasının yanında, bu yaklaşım politik olarak da kusurludur. Zira, eşcinsellerin bir sosyal cinsiyet olarak kapitalist kadınlığı üretemeyeceklerini düşünmek naif bir önermedir. Dolayısıyla, cinsel yönelimlerinden bağımsız olarak, Jeffreys’in cinsiyetçi kadın imgesine destek çıkan bireyleri eleştirmesi de beklenen bir hamledir.



6. Sonuç



Radikal feminizmin muzdarip olduğu kimi eleştirileri ve özellikle radikal feminizmle, alışıldık feminizm arasındaki önemli nirengi noktalarından biri olan güzellik mefhumunu incelemek açısından, “Beauty and Misogyny” eşsiz bir kitap olarak görünmekte. Kitabın kapsamlılığı yanında, dile getirdiği sıradan önermeleri gerekçelendirmekteki başarısı, bu kitabı önemli bir başucu kitabı yapıyor.

 

Jeffreys’in saldırdığı argümanların, gündelik yaşamın bir çok alanına kendini sinmiş olmasını bertaraf etmek de, Jeffreys’in kitabının verdiği enerji, umut ve rasyonalizm ile mümkün olabilecektir. 

 

Biyolojik Feminizm



0.



Politik mücadele alanlarından, biyolojik bilimlerden elde edilecek bilgilere ve verilere en çok ihtiyaç duyacak akım, belki de feminizmdir. Zira, bilhassa 1990’lardan sonra beyinbilimdeki ilerlemeler, kimilerine göre, kadın ve erkek beyni arasındaki fark zemininde, feminizmin çelişkisel bir yapısı olduğunu ve hukuki eşitlik dışındaki politik ve sosyal taleplerinin temelsiz olduğunu göstermektedir. Diğer bir deyişle, eğer kadınlar matematiksel bilimde başarılı değillerse, örneğin, bunun nedeni sadece eğitimdeki eşitsizlik ve diğer sosyal eşitsizlik değil, daha da temelde kadınların beyin yapılarının bu parkurda daha az gelişmiş olmasıdır.

Bu yazıda, standart feminist literatürün ciddiye almadığı bu iddiaları önemseyeceğiz. Öncelikle sözünü ettiğim, bilimsel literatürdeki popüler çalışmalardan bir kaçına değinecek, sonrasında da bu veriler ışığında feminizmin nasıl bir yol haritası geliştirmesi gerektiğini tartışacağız.



1.



İki bin beş yılının ocak ayında, Harvard Üniversitesi’nin o tarihteki rektörü Lawrence Summers (ki kendisi şu anda Obama hükümetinde Ulusal Ekonomik Konsey başkanı ve sözü edilen üniversitede önemli bir kürsü sahibi bir ekonomisttir), bir konuşmasında batı üniversitelerinde, teknik bilimlerde ve mühendisliklerde kadın araştırmacı ve öğrencilerin neden daha az sayıda olduğuna dair kimi gözlemlerini aktarmıştı. Kadın - erkek arasında, toplumsal yapı nedeniyle eğitime erişme özgürlüğünün baştan kısıtlanmadığı zengin batı ülkelerinde, yakından bakacak olursak, Summers’ın dile getirdiği gözlem anlam taşımaktadır.



Summers, konuşmasında bu sorun için üç neden öne sürmüştü. Birincisi, kadınların, çocuk sahibi olmaları nedeniyle, haftalık 80 saatlik iç temposuna ayak uyduramamaları - ki aslında bilim dünyasında önemli araştırmalara imza atmak ve sözü edilen ayrıcalıklı üniversitelerde kürsü sahibi olabilmek için bu çalışma temposu az bile olacaktır; ikincisi, kadınların cinsiyet ayrımcılığına maruz kalmaları ve nihayet üçüncüsü ise kadın ve erkeklerin kimi içkin farklılıklarının bu soruna neden olmasıdır. Summers, konuşmasında ilk iki nedeni tartışmaz, zira değindik, prestijli batı üniversitelerinde çalışma saatlerinin yoğunluğu sorun olmamaktadır zira evli veya çocuklu olsun olmasın, kimse bundan şikayet etmemektedir (Çok prestijli Massachusetts Institute of Technology (MIT)’de dilbilim profesörü olan Noam Chomsky’nin haftada yüz saat (yazıyla, yüz) çalıştığını hatırlayalım.). Benzer şekilde, batı toplumlarında kadın erkek arasında, gözle görülür bir eşitsizlik de, en azından Harvard’da profesör olmak söz konusu olduğunda görülmemektedir. Dahası, kadınların temel bilimlere yönelmesini teşvik etmek amacıyla, sadece kadınlara verilen birçok burs ve ödül de bulunmaktadır sözünü ettiğim enstitülerde. Dolayısıyla, Summers, daha az sayıda kadının temel bilimlerde çalışıyor olmasının nedenini, dolaylı olarak kadın ve erkek beyni arasındaki kimi farklara bağlar. Tahmin edilebileceği üzere, dünyanın açık ara en iyi üniversitesinin rektörünün bu yorumu oldukça ses getirmişti ve bu hadise kimi diğer vakalarla da birleşince, 2006 yılında Summers rektörlükten ayrılmıştı.



Ancak, Summers haklıydı. Kadın ve erkek beyni üzerine yapılan nörolojik ve bilişsel araştırmaların çoğu, Summers’ın da dediği gibi, kadınların fenni bilimlerde başarısız olmasının nedeni olarak kadın beynine işaret etmektedir.



Öte yandan, Summers’ın değinmediği konulardan biri olan, sosyal yapı ve politik kurgunun kadınların bilimsel heveslerinde yıkıcı bir engel oluşturabileceğine dair önemli kimi karşıörnekler var. Kadınların eğitim hayatına entegrasyonunun zamansal çizgisine kısa bir bakış bunu gösterecektir. Batı dünyasında ilk kadın öğrenciler MIT’ye 1870’de, Oxford’a ise 1913 yılında kabul edilmiştir. Çok eskilere gidersek, birazdan daha da yakından inceleyeceğimiz eserlerde de değinildiği gibi, Sakız adalı ve geometrik teoremleri ve kurduğu dinle meşhur düşünür Pisagor’un vefatından sonra, Pisagor’un okulu karısı Teano tarafından yürütülmüştür. Benzer şekilde, Aristo’nun karısı Pitias’ın da, Aristo’nun kimi eserinin ortakyazarı olduğu sıklıkla değinilen bir husustur. Antik Yunan istisnasını bir kenara bırakıp İslam dünyasına baktığımızda, manzara apayrıydı. Osmanlı’da kadınların Tıbbiye Mektebi’ne kabul edilerek hemşire olmalarına imkân tanınması 1843’e tekabül eder. Dahası, 19. yüzyıla gelmezden çok ama çok önce İslam rönesansı elbette birçok kadın müderris ya da eğitimci yetiştirmiştir. Bunlardan en ünlüleri muhtemelen Fatma El-Fihri’dir. El-Fihri, 859 yılında Tunuslu zengin bir işadamı olan babasından kalan parayla, Fas’ın ruhani başkenti Fez’de dünyanın ilk üniversitesini kurmuştur (Guiness Rekorlar Kitabı dahi bunu belgelemiştir.). El Kayravan Üniversitesi, batının ilk üniversitesi Bolonya Üniversitesi’nden 229; El Ezher’den ise 116 yıl önce kurulmuştur. Diğer bir örnek de 12. yüzyıl sufisi İbni Asakir’dir. Zira İbn Asakir, zamanında seksen (evet, yazıyla seksen) farklı kadın müderristen eğitim almıştır. Benzer şekilde 7. yüzyılda Bağdat’taki tıbbi medresede altı bin kadın ve erkek eğitim görüyordu. Kısacası, tarihsel ve sosyopolitik yapıya atıfta bulunan gözlemler, halen bu konuyu anlamamıza yardımcı olamıyor. Zira, kadınların temel bilimlerle uğraşmamasını yadırgayan veya destekleyen her iki zihniyet de tarihten kendisini destekleyen örnekler bulabilmektedir.



2.



Biz bu yazıda, kadın beynini konu eden Louann Brizendine’in The Female Brain (Dişi Beyni)’i, Simon LeVay’in Brain Gender (Beyin Cinsiyeti)’i ve C. Darlington’un The Female Brain (evet, her iki eserin de ismi aynı) adlı eserlerini tartışacağız. Bu kitaplarda değinilen deneysel araştırma sonuçları üzerinden feminizmin bu gelişmeleri nasıl bünyesine katabileceğini tartışacağız. Zira, iki akademik grup arasındaki iletişimsizlik nedeniyle genellikle, feminist araştırmacılar bilimsel sonuçlardan ya bihaberdirler ya da bu sonuçların okumasını olması gerektiği gibi yapamamaktadırlar. Benzer şekilde, biyologlar ve tıpçılar da, politik kaygı gütmeden, bilimin masum ve objektif olabileceğini iddia edebilecek kadar naifleşmektedirler (Feyerabend’ı oldukça etkili bir bilim felsefecisi yapan gözlemlerinden biri de bu çerçevedeydi, örneğin.). 



Louann Brizandine’in çok satan kitabı The Female Brain (Dişi Beyni), kimi biyolojik araştırmaların sonuçlarına değinerek kadın ve erkek beyni arasındaki farkı çarpıcı örneklerle açıklamaktadır. Yazar, eserin başında, politik doğruluk ve özgür irade uğruna biyolojik gerçekleri yadsımamamız gerektiğini belirtmekte ve aksi takdirde biyolojimize karşı çıkmak gibi bir paradoksa düşeceğimizi belirtmektedir. Çünkü, yazara göre, kadın ve erkek beyinleri biyolojik olarak farklıdır ve günümüzde artık bu tezi desteklemek için çok daha somut kanıtlar mevcuttur. Yazarın da altını çizdiği gibi, son yirmi yılda bilhassa görüntüleme teknolojilerindeki çığır açan gelişmeler elbette beyinbilime de yansımıştır. Türlü türlü teknolojik aygıtla, bilimadamları kadın ve erkek beyni arasındaki yapısal, kimyasal, hormonal, işlevsel ve genetik farklılıkları tespit etmişlerdir. Örneğin, değinilen deneylerin birinde, araştırmacılar kadın ve erkek beyninin birazdan tarif edeceğim sahneye nasıl tepki verdiğini ölçmüşler. Deneyde, (heteroseksüel) kadınlar ve erkekler, nötral bir şekilde konuşan bir kadın ve erkeği izlemektedirler. Erkek beynindeki cinsel bölümler, konuşan kadın ve erkeği izlerken derhal uyarılmaktadır, zira erkekler bu konuşmayı muhtemel bir cinsel yakınlaşmanın öncüsü olarak görmektedir. Kadın beyni ise bu durumu, iki insanın sıradan bir şekilde konuşması olarak değerlendirmektedir.



Brizandine, bu yazının başında değindiğim vakaya da kitabında yer vermekte ve Summers’ın hem haklı hem de haksız olduğunu belirtmektedir. Summers’ın haksız olduğu nokta, kadın - erkek beyni arasındaki farkın, çok derinlere gittiğini ima etmesi, haklı olduğu noktaysa, östrojenin, gerçekten, kadınların matematiksel ve fenni bilimlere ilgisini azaltmasıdır. Diğer bir araştırmacı Hines de bu konuya değinen ilk araştırmaların 90’larda başladığından söz ederek, gonadal hormanların bu farkı yarattığını ve kadınları fenni bilimler, mühendislik ve matematiksel bilimlerde geriye düşürdüğünü vurgulamaktadır. Benzer şekilde Hines, araştırmasında, “Erkekler Neden Ütü Yapmaz” başlıklı kimi akademik araştırmalara atıfta bulunarak, gündelik hayatın kimi tuhaflıklarının dahi hormonal ve beyinbilimsel araştırmalarla izahının kolay olduğuna değinmektedir. Darlington ise bu konuda bilimsel kimi çalışmaların ürettiği kesin sonuçlara değinerek daha da iddialı yargılarda bulunmaktadır.



Brizandine, beyin gelişimini bebeklik ve çocukluk çağından başlayarak ele almakta ve uzman olmayanların da takip edebileceği bir üslupla ve hepimize gündelik yaşamdan tanıdık gelen basit ama sıradan olmayan örneklerle açıklamaktadır. Bilhassa kız ve oğlan bebeklerin, sosyal baskının yarattığı farklılaşmalar ortaya çıkmazdan önceki dönemdeki farklılıklarına değinerek, yazar, kız ve oğlan bebeklerin beyinsel farklılıklarına işaret etmektedir. Bu farklılıklardan en çarpıcısı, evrimsel bir argümana dayananı bana kalırsa. Bu tezinde, yazar, kız bebeklerin, bebeklik çağında 24 ay östrojen salgıladığını ve bunun bir sonucu olarak iletişime ve toplumsal uyuma çok daha yatkın olduklarını; oğlan bebeklerinse bunun aksine, testosteron nedeniyle daha rekabetçi ve uyumsuz olduğu (hatta bu asosyallik nedeniyle, otizm örneğin oğlan bebeklerde 8 kat daha fazla görülmektedir kızlara nazaran) verilerini kullanarak, bebeklik döneminde, beyin farklılıklarının oluşmaya başladığını açıklamaktadır. Özellikle, ergenlik döneminde, malum, bu farklar daha da belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır: sıradan bir kız, sıradan bir oğlandan üç kat fazla konuşmaktadır. Dahası, iletişimsel olan bu fenomen sadece insanlara özgü değildir. Rhesus maymunlarında (kan gruplarındaki Rh faktörüne adını veren maymun türü) dişi bireyler, sessel iletişimi çok daha önce öğrenmekte ve çıkarabildikleri on yedi farklı sesi kullanarak her gün sürekli iletişim kurmaktayken erkek bireylerse sadece üç ila altı ses tonu çıkarmayı öğrenmekte ve kimi zaman günlerce ve haftalarca hiç ses çıkarmadan yaşamlarını sürdürmektedirler [yazarın da dediği gibi, kulağa epey tanıdık geliyor]. Sonuç olarak, birçok araştırma, kadınların iletişim kurarken zevk aldıklarını ve hatta bu zevkin niceliksel olarak, orgazmdan sonra kadınların alabileceği en büyük zevk olduğuna değinmektedir. Dolayısıyla, bu gözlem, kadınların erkeklere nazaran depresyona girme olasılıklarının neden iki kat daha fazla olduğunu anlamakta önemli bir kriter olarak görülmektedir.



Öte yandan LaVey ise, eserinde bilinen bir argümana yer vererek, kimi toplumsal sorunlara ışık tutma amacı gütmektedir. LaVey, annenin her zaman bebeğinin babasını bilebilecek olmasına rağmen babanın böyle bir güvencesi olmaması gözleminden yola çıkarak, biyolojik ve antropolojik argümanların “kıskançlığı” kolaylıkla açıkladığını göstermektedir. Bu bilimsel gözlem, diğer bir bilimsel gözlemle birleştiğinde, toplumsal manada zor bir paradoks bizi beklemektedir. Zira, hormonal farklılıklar, erkekleri kadınlara nazaran daha rekabetçi ve saldırgan yapmaktadır LaVey’in de değindiği gibi. Elbette ki bu fenomeni gerekçelendirecek evrimsel nedenler açık. Zira, çoğalmak biyolojik olarak çok masraflı ve meşakatli bir iştir. Bunun ceremesinin çoğunu da, tanım itibariyle anne çekmektedir. Dolayısıyla, kadın bu cefanın karşılığını alabilmek için en iyi erkek bireyi seçmek zorundadır. Bu bir anlamda kadını seçici, erkeği de seçilen yapmaktadır. LaVey’in de altını çizdiği gibi bu, erkek saldırganlığının bir açıklaması olarak düşünülebilir. Ancak, değindiğim bu iki hakikatı yanyana koyunca insan sormadan edemiyor, kıskançlık cinayetlerini o halde toplumsal dolduruşa gelen hormonlarla mı açıklayacağız? Acaba, genellikle insan türünün erkeklerinde görülen kıskançlık krizleri de, örneğin adet görmek kadar hormonal ve cinsiyete dayalı bir fenomen midir ve dolayısıyla hoş mu görülmelidir?



Argümanlarımızı hormonal boyuta indirgemezden önce, kadın ve erkek beyninin anatomik olarak çok farklı olduğunu unutmamalıyız. Darlington, bu beyin farklılıklarının cinsel işlev ve davranışa dair bir doğrudan bağlantı sağlamasa da, bilişsel farklılıkları açıklayabileceğini ifade etmektedir. Bu bilişsel farklılıklardan en önemlisi kadınların üç boyutlu uzayda düşünememeleridir. Darlington, Brizandine ve LaVey, benzer deneylere atıfta bulunarak bu konunun altını kalın kalın çizmektedirler. Zira, verili bir üç boyutlu cismin havada döndürüldükten sonra nasıl görünebileceğinin sorulduğu deneylerde, kadınlar oldukça başarısız olmuşlardır. Kadınlar arasında da, test esnasında adet periyodunda olmayan kadınlar, olanlara nazaran daha başarılı olmuşlardır. İşin tuhafı, tüm bu davranışsal ve gözlemsel kontrollü deneyler, üç boyutlu düşünme kabiliyetinin erkeklerde neden geliştiğini izah edememektedir. Bu konu halen gizemini korumaktadır yazarlara göre.



Darlington’un uzun uzadıya tartıştığı kimi psikolojik rahatsızlıklar da kadınlarda, beyin anatomisi ve hormonal kimya nedeniyle daha sık görülmektedir. Alzheimer, anksiyete, depresyon, migren, multipl skleroz (MS), obsesif kompülsif bozukluk, panik atak, sosyal fobi kadınlarda erkeklere nazaran daha fazla görülmektedir. Erkeklerde ise Parkinson ve madde bağımlılığı eğilimi daha yüksektir. Bu gözlemler ışığında yazar, kadınların en yaygın ruhi ve sinirsel hastalıklara yakalanma ihtimalinin daha yüksek olduğunu belirtmektedir. İşin tuhafı, tüm bu farklılıklar sadece genetik nedenlere dayanmamaktadır. Zira, Brizendine’in de değindiği gibi kadın ve erkek genetik yapısı %99’u aşan bir oranda aynıdır.

 

3.



Kutsal bilgi kaynağı Ekşi Sözlük’ün, hala kahkahalarla okuduğum maddelerinden biri ‘Amerika’da Kızlar Teklif Ediyormuş’ maddesinde de değinildiği gibi, Darwin’in tam yüz elli yıl önce de belirttiği üzere çiftleşme mahiyetiyle eşleşmede, hep erkekler kadınları “kovalamaktadır” (Benze şekilde her kültürde kadınlar, erkeklerin görsel cazibesine değil maddi imkanlarına ve sosyal statüsüne bakmaktadır araştırmalara göre.). Dolayısıyla, feminist itkilerle, erkeğe “teklif eden” kadın, acaba biyolojik kaderini red mi etmektedir?



Bu oldukça önemli bir sorun, başta da değindim. Zira, betimleyici bilimsel araştırmalardan ahlaki yargılar elde etmeye çalışmak oldukça hassas bir konudur. Bu soruyu yanıtlamaya kalkışmazdan önce, kimi gözlemlerle devam edelim.



Cinsellik politikalarının en önemli odak noktalarından biri, kadın orgazmıdır. Bunun birkaç nedeni var. Birincil neden, kadın orgazmının biyolojik bir gerekçesinin olmaması ya da sunulan gerekçelerin hâlâ tam kabul görememesi ve deneysel olarak zor tespit edilmesidir. Türün devamı için, erkeğin orgazm olması şartken, kadın için böyle bir zorunluluk bulunmamaktadır. Dolayısıyla, evrimsel manada konuşmak gerekirse, kadın orgazmına gerek yoktur. Bunun toplumsal yansımaları elbette iç karartıcı. Orgazm olamayan bir erkek, tıbbi bir aciliyet olarak görülürken; orgazm olamayan kadın tıbbi anlamda ciddiye alınmaz. Zira araştırmacılar, bu konuda oldukça karamsar. Brizendine’in aktardığına göre, Viagra, erkeklerdeki cinsel uyarı oluşumunun benzerini kadınlarda arayan bir bilimsel araştırma yürütmeye karar vermiş. Bu çalışmayı sekiz yıl aralıksız sürdürdükten sonra, kadınların cinsel uyarımını artıracak kadın-viagrası bulma ümitleri suya düşmüş ve araştırmayı resmen durdurmuşlar. Ancak, kadın orgazmının erkek orgazmına ve çoğalmaya yardımcı olması gibi bir işlevi olduğuna literatürde sıklıkla değiniliyor. Benzer şekilde, İlhan Güngören’in yazdığı ya da çevirdiği eserlerden de hatırlanacaktır, kadınlar aralıksız olarak 24 saat içerisinde yirmi kez orgazm olabilme yeteneğine sahiptir. Peki ama neden?



Kadın ve erkek arasındaki biyolojik farkların hakkaniyeti sorunu, feminist politikanın acil bir şekilde daha da ve daha da eğilmesi gereken problemlerinden biridir. Zira, değindiğim eserler ve değinmediğim birçok eser, kadınların “ezilmesinin” biyolojik ve olağan nedenleri olarak bu farklılıkları normalize etmektedir. 



Peki biz bunun ne kadarını ciddiye almalıyız? Acaba, feminist biyologlar yetiştirip, harıl harıl karşıatak için hazırlanmalı, kadınların “üstün” olduğunu gösteren deneyler keşfetmeye mi çalışmalıyız? Yoksa, kadınların biyolojik dezavantajlarının sorun yaratmayacağı bir toplum mu inşa etmeye gayret etmeliyiz?



Okurun, seçtiğim sözcükleri politik olarak doğru bulmayacağını sezmek zor değil. Örneğin, hamilelik döneminde, kadınların mantıksız, irrasyonel davranmasını bir dezavantaj olarak görmeli miyiz? Benzer şekilde, acaba, kadınların ortalama kas kuvvetinin erkeklerinkinden daha az olması bir zayıflık mıdır? Acaba kadınların zihinsel kuvvetleri, beynindeki üç boyutlu düşünme bölgesi (örneğin bir kaza sonucu) zarar görmüş bir erkeğinkine mi denktir?



Feminizmin, bu sorulara yanıt verirken daha temkinli olması gerektiğini düşünüyorum. Zira beden politikaları düzleminde bakıp, paradigmayı genişleterek, örneğin zihinsel ve bedensel engellileri de argümanımıza kattığımızda ve cinsel yönelim politikalarını da düşündüğümüz vakit, tablo oldukça karmaşık bir hal alıyor.



Çünkü, beden politikaları kategorisi dahilinde konu oldukça faşizandır. Bu makalede değindiğim araştırmalarda sıklıkla vurgulandığı üzere, kadınlar (ve erkekler) belli fiziksel özelliklere sahip erkekleri (ve kadınları) daha fazla arzulamaktadır. Bunun birçok biyolojik ve genetik nedeni var elbette, burada buna değinmeyelim. Ancak politik doğruluk anlamında, bu elitist yaklaşım, şişmanları, engellileri, sakatları, çirkinleri ve fakirleri büyük oranda dışlamaktadır. Daha önceki bir makalemde tartışmıştım. Beden politikaları üzerinden sürdürülen tüm tartışmalar “azınlıkları” da kapsamalıdır ve azınlıklara da bir çözüm önermelidir. Feminizm, Notre Dame’ın kamburu Quasimodo ile Esmeralda ilişkisini de kapsamlıca açıklayabilmeli ve etrafımızdaki Esmeraldalara ve Quasimodolara ilişkin tutarlı bir (cinsel) felsefe üretebilmelidir. Dahası bunu yaparken ne bilimi küçümsemeli ne de bilimi yüceltmeye çalışıp pozitivizmin tuzağına düşmelidir. Aksi takdirde, feminizm gelecekte, sınıfsal temelini şaşırmış, yavan bir küçük burjuva hayali olarak anılacaktır.

 

Komün Bilgeliği - Sedat Eroğlu



“Övünmeyiz aslımızla

Sevişiriz dostumuzla

Uğraşırız nefsimizle

Kimse ile davamız yok



Melüli’yim sözümüz bir

Dostumuzla özümüz bir

Yer içeriz nazımız bir

Sen ben diye kavgamız yok”



Melüli





Yıllar içerisinde yaptığım bire bir gözlemlerde, mevcut sistemekarşı yürütülen mücadelede samimi ve fedakâr pek çok arkadaşın, aslında alternatif olarak nasıl bir toplumsal- bireysel yaşam arzuladıklarına yönelik gerçek cevaplara, daha kötüsü de herhangi bir kaygıya sahip olmadığını fark ettim. Böyle olunca, özellikle de mücadele ortamlarının dışına çıkan insanlarda, zamanla kapitalist rasyonellerin ağır basması gibi bir durum ortaya çıkıyor. Böylece benzer “idealleri” paylaştığımı düşündüğüm pek çoklarıyla, aslında “dünyalarımızın” pek de benzer olmadığını anladım. Bu yanılgıların bir sebebi de, bu tür konuların sohbet ve tartışma konusu yapılmaması, bazen de lüks olarak algılanması gibi geliyor bana. Bu çalışmayla, yani bir tür “kişisel manifesto” yla, en başta artık bu tür yanlış anlaşılmaları en aza indirmeyi, neyi nasıl istediğimi net olarak deklere etmeyi, gerektiğinde mesafe koyabilmeyi hedefliyorum. Asıl sorunu, son tahlilde “bilinç sorunu“ olarak algıladığım içindir ki böylesi bir netleşmeyi elzem olarak görüyorum. Bir başka amacım ise, metinde de vurguladığım gibi, tartışmaya görece somut bir zemin yaratmak ve giderek bu arayışımda benzerlerimle buluşabilmek, bu buluşmanın zeminini, bizi yanılsamalardan özgürleştirebilecek tarzda oluşturabilmektir. Bu hedefin bir gereği olarak çalışmaya, belki de naiflik düzeyine varacak bir açıklık ve samimiyet hâkimdir. Bunun amacı da, ne kadar samimi olunduğunun ispatı değil, fakat bir tedbirdir. Amaç işin özünden çok şekillerle uğraşmak, gerçekten değişmek ve iyileştirmekten çok vakit geçirmek isteyen, güvensizlik, samimiyetsizlik ve kuyrukçuluktan muzdarip kişilerin manevra alanını daraltmaktır. Gerçek anlamda yeni ve özgür bir hayat gündemi olmayan kişilerle tartışmaya hiç ama hiç niyetim yok. Bu tür kişiler özünde mevcut durumdan bir biçimde memnundurlar. Yerine göre muhalif, hatta radikal bir şekilde “alternatif” alanlar, onlar için gerçekte egolarının tatmin araçları olmaktan öteye bir anlam ifade etmemektedir. ( Önsöz, Sayfa: VIII)



İnsan faktörünün olduğu hiçbir yerde, hiçbir şey “tıkır tıkır” işlemeyecektir. İnsanlıktan da istifa edemeyeceğimize göre belli riskler göze alınacaktır. Alınmalıdır. Burada gidilen “istikamet” önemlidir. İnsanların birlikte yürüyebilmelerinin asgari koşulu da yönlerinin aynı olmasıdır.Yani düşe kalka da olsa, belli bir yönde, belli bir çaba gereklidir. Çünkü çaba yoksa umut da yoktur.



Tasarlanan, arzulanan toplumsal varoluş somut bir ülkeyi ve o ülke insanlarını hedeflemiyor. Öncelikle bu anlamda anonym başlamayı uygun gördüm. Her hangi bir yer, lokal ya da global. Ancak devam çalışması somut bir alan ve somut, tanıdığım insanlar üzerinden olacaktır. Ortalama insan, özellikle de eğitimliler bugünkü yapısı sonucu, bu tarzdaki soyutlamalardan kaçınmakta, hep var olanla bağlantı kurma ve bunları da verili rasyoneller, en azından otoritesi tescilli bir metodoloji üzerinden tartışmaya eğilim göstermektedir. Bu anlamda önünüzdeki metin, bütün sadeliğine rağmen, aslında biraz da bu yüzden, okunması ve hazmedilmesi biraz zor bir metin gibi algılanabilir. Öyledir de, çünkü insanın zihinsel “bağırsakları” getirildiği haliyle “yamyamlaşmıştır.” Ve bu kirli haliyle yalınlığı hazmedememektedir. Aklı biraz da koşullar gereği dalavereden başka bir şeye çalışmayan bir zihni, sadeliğe, doğrudanlığa çekmek kolay mesele değildir. Ayrıca bu metin, alışık olduğu biçimlerde çağrışımlar ve kıyaslamalarla mantık yürüten bağımlı ve güdümlü zihne bir meydan okumadır. Evet, böyle bir tarz benim açımdan bir risktir. Böyle bir riski göğüslemek ve bu tarzda ısrar etmek zorundayım. Aksi taktirde amaçlarımla çelişmiş ve aslında hiçbir şey yapmamış olurum. Aslında bu önsöz ve metnin belli bölümleri içeriğiyle alışıldık olandan aşkın olana geçişi sağlayacak bir köprü olarak tasarlandı. Yani zihinleri tanıdık oldukları tartışmalardan yakalayıp, onların ötesine çekebilmek için. ( Önsöz, Sayfa: XIII)




Continue reading this ebook at Smashwords.
Purchase this book or download sample versions for your ebook reader.
(Pages 1-39 show above.)